Yabancılaşma ve Sosyal Çürüme: Modern İnsanın Sessiz Çığlığı
- psimuge
- 17 Kas 2025
- 4 dakikada okunur
Bir insan düşünün ...Kalabalıklar içerisinde yürürken nereye gittiğini bilmeyen , sesleri duyamayan , çevresine baktığında yüzleri bulanık insanları gören ...
Bir zamanlar kendini ait hissettiği bu yer artık onun için çok karanlık ve kimsesiz gelen bir şehre dönüşmüştür. Bu dönüşümün ortasında ,insan kendi ruhunu tanıyamaz hale gelir.
İşte modern çağın en büyük yarası burada saklıdır:
Yabancılaşma.
Ve onun sessizce yaydığı görünmez bir salgın:
Sosyal çürüme.
Yabancılaşma ; insanın kendinden uzaklaşmasıdır. Kendi duygularını tanımaması , kendinden kaçması ve uzaklaşmasıdır. Çoğu zaman kendi ilgilerini tanımaz , ihtiyaçlarını da bastırır.
Bugün insanlar:
Gerçek duygularını saklıyor,
Maskelerle gün geçiriyor,
Sosyal görünürlük uğruna içsel görünmezliğe mahkûm oluyor.
Ve ironik olan şu ki:Herkes birbirine yakın görünürken herkes kendine uzak.
Yabancılaşmanın arka taraflarını biraz incelediğimiz de ; Marx bu durumu " “metalar dünyası büyüdükçe, insanlar dünyası küçülür” sözleriyle özetler ve yabancılaşmayı kapitalist toplumun temel kötülüklerinden biri olarak tanımlar. Kapitalizm altında insanlar arası ilişkiler artık doğrudan insani ilişkiler değil, nesneler ve çıkarlar aracılığıyla kurulan ilişkilerdir; örneğin para, insanlar arasındaki bağı belirleyen aracı haline gelir.
Modern toplumda yabancılaşma temasını işleyen düşünürlerden biri de Erich Fromm’dur. Fromm, sanayi kapitalizminin birey üzerinde yarattığı etkilere dair “pazarlamacı karakter” kavramını geliştirmiştir.
Ona göre modern insan, toplumda kabul görmek ve ekonomik düzende yer edinebilmek için kendini adeta bir meta gibi sunmaya başlar; duygu ve davranışlarını piyasanın beklentilerine göre şekillendirir.
Bu durum bireyin özgün benliğini yitirmesi, dış onay ve performansa odaklanması anlamına gelir.
Post modern dönemin keskin eleştirmeni Jean Baudrillard, yabancılaşma ve çürüme kavramlarına farklı bir kültürel perspektiften yaklaşır. Baudrillard’a göre çağımız bir “simülasyon toplumu ”dur: Gerçekliğin yerini simülakrlar (kopyalar, imajlar) almıştır. Baudrillard, kapitalizmin sadece mal ve hizmet tüketimini değil, anlam ve kimlik tüketimini de teşvik ettiğini söyler. Gerçek ihtiyaçlardan kopan birey, kendini satın aldığı imajlarla tanımlar hale gelir. Sonuç olarak, toplumsal çürüme Baudrillard’ın analizinde, gerçeklik duygusunun kaybolması ve yerine yapay bir “hipergerçeklik”in geçmesi olarak ortaya çıkar. Bu durum insanlar arası ilişkileri de nesneleştirip yüzeyselleştirir; bireyler sahici olmayan roller oynar ve kendi özlerine yabancılaşırlar.
Psikolojik açıdan yabancılaşma yaşayan bireylerde sadece duygusal sorunlar değil, anlamsızlık ve boşluk duygusu da belirgin hale gelir. İnsan, kendini ait hissedeceği toplumsal bağlardan koptuğunda, varoluşsal bir sorgulamaya düşebilir. Bu noktada klasik bir sosyolojik kavram olan “anomi” devreye girer.Ayrıca duygusal olarak tükenmişlik ve ait olmama hissi yaşar çünkü ruh kendisine ait olan eve dönememektedir.
Bu sefer ne yapar , özellikle günümüzde sosyal medya ve dijital dünya da bu anlamda insanların kendilerinden kopmalarına ve uzaklaşmasına katkı sağlamıştır. Sosyal medya platformları, insanları sanal olarak “bağlı” tutarken paradoksal biçimde gerçek hayatta yalnızlaştırabiliyor. Bir yandan anlık iletişim ve geniş ağlar kurma imkânı varken, diğer yandan çevrimiçi etkileşimler yüzeyselliği arttırıyor. Araştırmalar, sosyal medyada fazla zaman geçirenlerin daha yüksek yalnızlık seviyeleri bildirdiğini ortaya koyuyor .news.web.baylor.edu
Örneğin ; instragramda sürekli başkalarının mutlu anlarını gören biri , ya da influencerların bitmek tükenmek bilmeyen reklamlarına maruz kalınca ; kendini ve hayatını değersiz görmeye başlayabilir . hissetmeye başlayabilir. Bu da “başkalarıyla var, kendisiyle yok” bir ruh haline yol açar.
Genç nesil ise hayatı bu şekilde bir dünya sanıyor ve kendi benlik algısını ona göre şekillendirmeye ve sürekli tüketeceği bir yaşam sarmalına giriyor. Ayrıca, çevrimiçi iletişim anonimlik ve empati eksikliği nedeniyle toksik etkileşimlere açık; siber zorbalıklar, kutuplaşmış tartışmalar toplumsal bağları güçlendirmek yerine zayıflatabiliyor. Sonuç olarak, sosyal medya çağında insanlar dijital kalabalıklar içinde görünseler de gerçek anlamda yalnızlık ve yabancılaşma yaşayabiliyorlar.
Bir diğer faktörde haz ve hız odaklı yaşama hali , herkesin acelesi var , hep bir yere yetişmeye çalışıyor kimsenin durmaya , düşünmeye çabası yok. İletişim hızlandı, tüketim hızlandı, iş döngüleri hızlandı. Ancak bu “hız kültürü”, insan ilişkilerinin ve deneyimlerin yüzeyselleşmesine yol açıyor. Her şeyin çabuk tüketildiği bir düzende, insanlar da birbirlerini hızlı “tüketmeye” başlıyor. Dostluklar, ilişkiler gel-geç hale geliyor; derinleşmeye zaman bulamadan sonlanıyor. Modern insan, sürekli meşgul ve aceleci olduğundan, durup anlamlı bağlar kurmakta zorlanıyor.
Hayatın pek çok alanında anlık tatmin peşinde koşan insanların sayısı çoğaldı bir de insanlar "an" da kalmak konusunu bence yanlış da anladı , onu sadece anda olmak değil anlık tatmin sağla , gerisini düşünmeye çevirdiler. Bu da yüzeysel , sahte ve iki yüzlü insanların yani "mış" gibi yaşayanların yani toplumsal yabancılaşmanın kapılarını araladı.
Peki burada çıkış için ne yapacağız? Tablo çok karanlık gözükse de ilk adım yaşanan durumu fark eden bireylerin sayısının artmasıdır. İlk aşama farkındalık , fark ettikten sonra ya bu iyi der kabul ederseniz ama bu kadar negatif bir şeye kimse iyi demez herhalde , ikinci aşama da dönüşüm için adım atmaktır.
Çıkışın anahtarları ; kendini tanıma , kendi duygularına sadakat , kendi değerlerini fark etmek ve ona uygun hayat becerisi kazanmak .Sahte bağlardan kaçınmak bazen yalnız olacağını bilsen de tutarsız ilişkilerden , arkasından konuşup sonra yüzüne güldüğünü bildiğin ilişkilerden uzak durmak kendin için bir tedavidir.
İçsel sınırlarını bilmek , değer odaklı yaşamak ve gerçek temaslar kurmak .
Bazen bir kişi bile uyanır ve bir toplumun vicdanını harekete geçirir.
Gökyüzünde tek bir yıldızın doğması gibi…
Yabancılaşma kader değildir. Toplumsal çürüme kaçınılmaz değildir. Çünkü insan, kendi hakikatini hatırladığı anda dönüşüm başlar.
Belki de en devrimci şey şudur: Kendine geri dönmek.
Kendine dönen insan, dünyanın küflenmiş raflarına taze bir nefes taşır.
Bir insanın uyanışı, bütün bir toplumun ruhunu onarabilir.






Yorumlar